Görme Engelliler



Derslik Sayısı: 12
Öğretmen Sayısı: 24
Öğrenci Sayısı: 256

Sol Yanım Acıyor Anne Şiirinin Şairi AYLA AYDEMİR hanımefendiyi ağırladık.Öğrencilerimizle söyleşileri verimli geçti.

Sol Yanım Acıyor Anne Şiirinin Şairi AYLA AYDEMİR hanımefendiyi ağırladık.Öğrencilerimizle söyleşileri verimli geçti.

Sol Yanım Acıyor Anne Şiirinin Şairi AYLA AYDEMİR hanımefendiyi ağırladık.Öğrencilerimizle söyleşileri verimli geçti.
Sol Yanım Acıyor Anne
Merhaba anne, yine ben geldim
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama,
Ali “okula gitmezsem annem çok kızar merak eder” demişti de onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen sağ elimde sarımsak,
sol elimde soğan dedirte dedirte
Öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne, sağım neresi solum neresi,
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu şimdi iyi biliyorum anne…
Hani geçen geldiğimde, şuram acıyor, şuram işte demiştim de,
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne,
Bak şimdi söylüyorum.
Şuram işte sol yanım çok acıyor anne,
Hem de her gün acıyor anne, her gün…
Dün sabah annesi Ayşe’nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi. Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi…
Bende ağladım… Ağladım işte utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi. Düştüm dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne,
Dizim acımıyordu ama, sol yanım çok acıyordu anne!
Bu gün bende saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim, babam ben bilmem ki kızım dedi
Bari okula sen götür dedim.
Kızım iş dedi. Bende bana ne dedim ağladım.
Kızım ekmek dedi babam.
Sustum ama , okula giderken yine ağladım anne.
Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne…
Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.
Zeynep “annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş” dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor,
babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Of babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama,
Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.
E biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne,
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi?
Duyarsa kızmaz ama, çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını, çiçeklerini kim koparıyor!
izin verme anne, ne olur toprağına el sürdürme!
Eve gidince aklıma geliyor, bide bunun için ağlıyorum anne.
Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne, her gelişimde aldığım topraklarını,
Şu kavanozda biriktirdim,
üzerine de resmini yapıştırıp baş ucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor, kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne, bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
Ha unutmadan! Öğretmen yarın
anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım,
öğretmen anlarsa çok kızar ama, bana ne,
Kızarsa kızsın. Ben seni hiç görmedim ki, neyi nasıl anlatacağım anne,
Senin adın geçince, sol yanım acıyor anne, Hiçbir şey yutamıyorum.

Bazen de dayanamayıp ağlıyorum. Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne, Toprağını öpeyim, sende rüyama gel beni öp,
Mutlaka gel anne. Sen rüyama gelmeyince,
sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne
Sol yanım açıyor anne. İşte tam şurası,
Sol yanım… Çok acıyor anne.
Seni çok özledim, çok…anne…

OKULUMUZ 29 NİSAN 2015 ÇARŞAMBA GÜNÜ PEYGAMBERİMİZ VE BİRLİKTE YAŞAMA AHLAKI KONULU PROGRAMINI GERÇEKLEŞTİRDİ.

İSLAM MEDENİYETİNDE “BİRLİKTE YAŞAMA TECRÜBESİ” VE HZ.PEYGAMBER´İN HOŞGÖRÜ ANLAYIŞI
Doç.Dr.H. Musa BAĞCI

*  Arapça “semaha” kökünden gelen müsamaha, affetmek ve bağışlamak anlamına gelir. Türkçemizdeki karşılığı hoşgörü olan bu kelime, batı dillerinde ise tolerans (tolerance) olarak kullanılır. *  Hz. Peygamber´in getirdiği dine “İslâm” isminin verilmesi ve bu kelimenin teslim olmak, boyun eğmek gibi anlamlarının yanı sıra sulh, barış ve uzlaşma gibi anlamlarının da bulunması, bu dinin müsamaha ve hoşgörü dini olduğunu göstermektedir. İslam dini, Allah´ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Kuran ayetlerinde, insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği tek hayat şekli olan İslam ahlakına çağrılmaktadır. Bakara Suresi´nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm´e, İslam´a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” *  İslam kelimesinin içinde bu anlamların bulunması, aslında onun şavaş, şiddet ve terör gibi olumsuz kavramlarla bir arada kullanılamayacağını açıkça göstermektedir. Bu kelimelerin İslam kelimesiyle yan yana getirilmesi ve İslam’la şiddetin bir arada telaffuz edilmesi son derece yanlış ve haksızca yapılmış bir yakıştırmadan ibarettir. Bazı İslam kimliği taşıyan Müslümanların tarihsel süreçte İslam’a rağmen uyguladıkları şiddet, terör ile bizatihi ideal İslam’ın bu konudaki anlayışını birbirinden ayırt etmek gerekir. Kimliği Müslüman olan kimi birey ve toplulukların İslam dışı bir takım ilke ve amaçlarla uyguladıkları şiddet. Örneğin Saddam Hüseyin bir Müslümandı, ama halkına uyguladığı şiddet İslami bir dayanağa ve amaca sahip değildi.. *      Diğer taraftan İslam’daki cihad doktrini tarihsel süreçte yanlış ve hatalı yorumlanmıştır. Bazı İslam bilginleri cihadın sadece “savunma savaşı” anlamına geldiğini ifade etmişlerdir ve ben de öyle anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Hz.Peygamber’in bütün savaşları savunma amaçlıdır. O, Müslümanlara saldırılmadığı, yapılan anlaşma bozulmadığı veya ihanet edilmediği sürece hiçbir devlete veya topluluğa saldırgan bir tutum sergilememiştir. Ancak İslam tarihinde cihad doktrini sadece savunma değil yayılma amaçlı savaşlar için de kullanılmıştır. “Fetih” derken zaten bu yayılmayı kast ediyoruz. Bu tamamıyla İslam’dan değil, sonraki Müslümanların İslam yorumundan kaynaklanan bir durumdur. İslam her türlü şiddete ve teröre karşıdır ve asla birlikte gösterilemez. *      Bununla birlikte şunu da ifade edelim ki Kur’an’da Müslüman olmayanlara yönelik birtakım sert ve uyarıcı nitelikte ifadeler de bulunmaktadır. Bunlar Kur’an’ın bütünlüğü ve vahiy süreci dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu tür ayetler, Hz. Peygamber döneminde Müslümanlara açıkça düşmanlık eden ve savaş açan kişi veya toplumlara yöneliktir. Bu gibi özel durumlar dışında İslâm’ın ve onun peygamberinin genel tavrı, Müslümanların diğer bütün din mensuplarıyla iyi ilişkilere dayalı karşılıklı saygı ve hoşgörünün esas alınması yönündedir. Şimdi Kur’an’daki hoşgörü ile ilgili bazı ifadeleri görelim: *      “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (3 Al-i İmran 134) *      “...İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah´tan korkun, çünkü Allah´ın cezası çetindir.” (5 Maide 2) *      “Mü´minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah´tan korkun ki esirgenesiniz.” (49 Hucurat 10) *      “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (64 Teğabun 14) *      Hz.Peygamber etrafında bulunan insanlara son derece hoşgörülü davranmış; sabırlı ve yapıcı bir tavır sergilemiştir. Bir gün Rasûlullah, Ashâbıyla Mescid´de otururken oraya bir bedevî geldi ve kalkıp Mescid´in bir köşesine işemeye başladı. Ashâb-ı Kirâm öfkeyle bağrışarak adamı engellemek istediler. Fakat Rasülullah, derhal Ashâbına müdahale ederek: “Bırakın adamı, görsün işini!” buyurdu ve oraya bir kova su getirilip dökülmesini emretti. Sonra bedevîyi çağırıp burasının Mescid olduğunu, pisletmenin, kirletmenin doğru olmayacağını anlattı. Mescidlerde Allah´ın zikredildiğini, namaz kılındığını, Kur´an okunduğunu güzel bir lisanla ve tatlılıkla ifade edip adamı ikna etti.(Buhârî, Vudû, 61; Müslim, Tahâret, 100.) *      Aile hayatında hoşgörü, hanımlara karşı iyi davranmak, çocuklara sevgi ve şafkatle yaklaşmak ve anne-babanın hukukuna riâyet etmekle sağlanır. Bu konularda Hz. Peygamber model ve örnek şahsiyettir. O´nun eşlerine nasıl merhametle, iyilikle, sabırla, sevgiyle yaklaştığı bilinen bir husustur. Çocukları ve torunlarına karşı bir merhamet abidesi olan Hz. Peygamber sürekli olarak onlarla ilgilenmiş, sevgiyle ve yumuşaklıkla davranmıştır. *      Hz.Peygamber Medine’ye hicreti esnasında şehre girdiğinde çocuklar onu karşıladı ve o, onları önemsediğini en açık bir biçimde ortaya koymak ve bunu insanlara da bildirmek için, yanlarına kadar gelerek şöyle sordu: "Beni seviyor musunuz?" Çocuklar hep bir ağızdan: "Evet çok seviyoruz Yâ Resulallah!.." cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber de onlara, "Andolsun ki ben de sizi seviyorum" müjdesini verdi. *      Bazı toplumlarda, öteden beri, erkek çocuğu kızdan üstün tutulmuştur. Ancak bu duygu, cahiliye dönemi Araplarında daha şiddetli bir şekilde hüküm sürmekteydi. Öyle ki, kızlarını diri diri kumlara gömecek bir şekil alan ve gittikçe yaygınlaşan bu çirkin davranış, adetâ meşru görülmeye başlanmıştı. Hz. Peygamber, Kur´ân-ı Kerîm´deki âyetler doğrultusunda, gönderildiği toplumda cari olan kız-erkek ayırımını kesinlikle yasaklayarak, bu konuda insanlar arasında oluşmuş "erkek çocuğu üstün tutma" geleneğini ortadan kaldırmaya gayret etmişti. Kısa sürede, cahiliye düşüncesinin devamı olarak gelen "kız çocuğu küçük görme" ya da "onları kumlara gömme" davranışı, artık yerini, kız olsun erkek olsun, evladı, "Allah´ın bir bağışı ve armağanı olarak görme" (Hâkim, el-Müstedrek, II, 284) anlayışına terk etmişti. Bunda, gerek Hz. Peygamber´in bizzat kendi kızlarına karşı davranışları, gerekse bu konudaki tavsiye ve emir mahiyetindeki hadislerinin de önemli rolü olmuştu. *      Konuyla ilgili birçok hadisinde, ortak anlamıyla Hz. Peygamber şöyle buyuruyordu: "Kimin üç (veya iki veya bir) kızı (veya kızkardeşi) olur da onlara iyi muamelede bulunur, (oğlan çocuklarını bunlara tercih etmez,) dünyevi ihtiyaçlarını ve eğitimlerini en güzel şekilde yerine getirirse, Allah onları kendisi için cehenneme karşı bir perde kılar ve onu cennetine koyar. " (İbn Mâce, "Edeb" 3; Tirmizî, "Birr" 13; Ebu Davud, "Edeb" 130). *      ´Kim kızlarıyla sınanır da onlara iyi davranırsa, o kızlar, onun için ateşe karşı perde olurlar." (Buhârî, "Zekât" 10). *      İslâmiyet´te din ve inanç konusunda zorlama yoktur. Birisinin inancını değiştirmek zorla değil, ancak onu ikna yoluyla ve kişinin kendi rızasıyla mümkündür. İnanç hürriyeti, insanın en başta gelen haklarından birisidir. Din insanlara korku ve zulümle iletilseydi, inancın hiçbir anlamı kalmazdı. İnsanların hayatlarını yönlendirmeleri hür iradeleriyle kendilerine bırakılmıştır. Yaptıkları işlerden Allah´a hesap verecekleri için insanlara seçme hürriyeti verilmiştir. Aksi takdirde bu hususta insanlara zorlama yapılsaydı adaletsizlik yapılmış olurdu. *      Dinde zorlama olmadığıyla ilgili olarak Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkar edip Allah´a inanırsa, sağlam kulpa yapışmıştır ki hiçbir zaman kopmaz. Allah işitir ve bilir.”(2 Bakara 256) Konuyla ilgili bir diğer âyet ise şu şekildedir: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?”(10 Yunus 99) "Artık sen, öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ´zor ve baskı´ kullanacak değilsin." (Gaşiye Suresi, 21) *      Hz. Muhammed (sav)’e peygamberlik görevinin ilk verildiği dönemde Arabistan´da, özellikle de Mekke´nin toplumsal düzeninde, birçok sorunlar vardı. "Cahiliye dönemi" olarak adlandırılan İslamiyet’ten önceki bu zamanda, ırklar, dinler ve farklı düşünceden insanlar arasında çok şiddetli bir ayrım ve bu ayrımdan kaynaklanan huzursuzluklar, farklı dinlere mensup kavimler arasında hoşgörüsüz bir ortam, aşiret kavgaları, adaletsiz bir ekonomik düzen, yağmalamalar, zengin ve fakirler arasında çok büyük uçurumlar ve daha pek çok adaletsiz uygulamalar mevcuttu. Adalet sağlanamıyor, zayıf olanlar gücü ve parası olanlar tarafından olabildiğince eziliyor, insanlara ırkları, dinleri, dilleri ve yaşam tarzları yüzünden zulmediliyordu. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) böylesine cahil bir kavme doğruları anlatmak ve onları güzel ahlaka davet etmek için gönderilmiştir. Hz. Muhammed (sav)´in tebliği ve güzel ahlakı tüm Arap Yarımadası’nda çok büyük bir etki uyandırmış ve onun döneminde insanlar akın akın İslam’ı kabul etmişlerdir. Kuran´da bildirilen adil hükümler, güzel ahlak, hoşgörü ve barış, sosyal hayata bir düzen ve huzur getirmiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri de Hz. Muhammed (sav)´in, Yüce Allah’ın"...insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor..." (Nisa Suresi, 58) ayeti gereği, insanlar arasında hiçbir ayrım yapmaksızın adaleti korumasıdır. *      Hz.Peygamber herkesin hidayet erip hem bu dünyada hem de ahirette mutlu ve huzurlu olmasını arzu etmiştir. Kendisine düşman olanları örneğin Hz.Hamza’nın katili Vahşi’yi Müslüman olup kurtulması için defalarca çağrıda bulunmuştur. Bundan daha azılı birisi olan Ebu Cehil’in oğlu İkrime’nin hidayeti için de aynı hırsı gösterir ve sonuca ulaşır. Taif’te uğradığı çirkin saldırıdan kurtulup taif dışında bir yerde yaralı bereli vücudu kanlar içinde dinlenirken Cebraili’in Taif’in altını üstüne getireceğini söylemesi üzerine o buna razı olmaz ve onların çocuklarından birisinin Müslüman olmasının bu zahmete değeceğini ifade eder. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, Hn: 1333). Uhud savaşında kendisini öldürmek isteyen müşriklerin helak edilmesinden endişe edince, “Allahım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar.”diye dua eder. (Buhari Enbiya, 34; Muslim, cihad, 104, 105.) *      Kur´an, insanlığın bir realitesi olan inanç farklılıklarını bir imtihan vesilesi olarak zikreder ve böyle bir durumda izlenmesi gereken tutumu şu şekilde açıklar: *      "Her biriniz için bir yol belirledik. Allah isteseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin, hepinizin dönüşü Allah´adır" (5/48; 11/118-119). 
Hz.Peygamber’in Yahudilere Karşı Tavrı
*   Hz. Peygamber Medine´ye hicret ettiğinde orada çok sayıda Yahudi vardı ve toplam nüfusun takriben yarısını teşkil etmekteydi. İlk resmî işi onlarla bir antlaşma imzalamak oldu. Devlet, onların inançlarına saygı gösterecek ve kendilerini haksızlıktan koruyacaktı. Yahudiler de herhangi bir dış saldırı durumunda Müslümanlarla birlikte Medine´yi savunacaklardı. Böylece Hz. Peygamber dinî hoşgörünün ilk tohumlarını bizzat atmış oldu. *  Antlaşmanın bazı maddeleri: "Yahudilerden bize tabi olanlara yardım edilip iyi davranılacaktır. Onlar hiçbir haksızlığa uğramayacak, düşmanlarına yardım edilmeyecektir" (17. md.). "Yahudiler müminlerle birlikte tek bir toplulukturlar. Onlar kendi dinlerine, Müslümanlar da kendi dinlerine göre yaşayacaklardır" (25. md). "Müslümanlarla Yahudiler arasında yardımlaşma, karşılıklı hayırhahlık ve iyilik bulunacaktır" (36. md) (Hamidullah, el-Vesaik, s. 61). *  Yahudiler bu anayasa ile Hz.Peygamber´i devlet başkanı olarak kabul etmişlerdi. Ayrıca Medine´ye karşı oluşacak bir dış tehdit ve saldırı karşısında Müslümanlarla birlikte şehri ortaklaşa savunacaklardı. *  Medine anayasası tarafların din ve inanç hürriyetini, can ve mal emniyetini sağlıyordu. *   Nitekim onları, aralarında ortak olan bir kelimeye davet etmiş, namazlarında onların kıblesi olan Beytü´l-Makdis´e yönelmiş; Müslümanların, Yahudiler tarafından kesilen hayvanları yemelerine ve iffetli kadınlarıyla evlenmelerine izin vermiştir. *  Hz.Peygamber Medine’de Yahudilerin eğitim-öğretim yeri olan Beytu’l-Midras’a dokunmamış, zaman zaman onları İslam’a davet etmiş, bazen de ölçüsüz davranışları nedeniyle onları uyarmıştır. *   Yine Hz. Peygamber, müşriklerin girmesini yasakladığı mescide, Ehl-i kitab olan Yahudilerin girmesine izin vermiştir.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 339.) Hz. *  Peygamber´in Yahudilere karşı izlediği olumlu tavırlar sonucu az sayıda da olsa bazı Yahudilerin Müslüman olduğunu bilmekteyiz. Abdullah b. Selâm, Sa´lebe b. Sa´ye, Esîd b. Sa´ye, Esed b. Ubeyd, Muhayrık, Meymûn b. Yâmin gibi Yahudiler İslâm´ı kabul etmişlerdir.(İbn Sa´d, et-Tabakâtü´l-Kübrâ, I, 164, III, 353 *  Hz. Peygamber, İslâm devletiyle anlaşmalı tebaanın (zimmî) hakları konusunda son derece titiz davranmıştır. *   Bu hususta Hz. Peygamber: “Kim bir zimmîyi incitirse, beni incitmiş olur. Beni inciten kimse de Allah´ı öfkelendirir.” buyurmuştur. * Yine Ebû Davud´dan nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber´in şöyle dediği nakledilmektedir: *   “Kıyamet günü, ben anlaşma yaptığımız zimmîlerden birine zulmeden, haklarına tecavüz eden, ona gücünden fazla sorumluluk yükleyen veya istemediği halde ona zorla bir iş yaptıran kimseyi kabul etmeyeceğim.” *  "Bir gayr-i Müslim vatandaşı haksız yere öldüren, kokusu kırk yıllık mesafeden duyulduğu halde cennetin kokusunu duyamayacaktır" (Buhari, Cizye, 5), * Hz.Peygamber Müslüman olsun olmasın insanlar arasında bir ayrım da yapmamıştır. Örneğin bir defasında Medine’de Müslümanlarla birlikte otururken önlerinden geçen bir cenaze önünde ayağa kalkmıştır. Onun bu tutumu karşısında “Ey Allah’ın Rasulü! o ölen bir Müslüman değildi,”denilmesi üzere “o da bir can taşımıyor muydu?” diyerek insanlar arasındaki en temel asgari müşterek olan insan olma niteliğinin önemini vurgulamıştır. Kaynaklar sözü edilen bu cenazenin Yahudi olduğunu, saygı için ayağa kalktığını ve bunu da ashabına tavsiyet ettiğini belirtmektedir. (Buhârî, Cenâiz, 50; Ebû Dâvud, Cenâiz, 47) *  Hayber Yahudileri Hz. Peygamber´e gelip ürünlerinin bazı Müslümanlar tarafından izinsiz şekilde alındığını şikayet etmişler. Hz. Peygamber, derhal Müslümanları mescitte toplamış ve onlara kendileriyle antlaşma yapılanların mallarının haram olduğunu ve bu yaptıklarının doğru olmadığını ilan etmiştir (Ebu Davud, Harac 33). *   Ebu Hureyre naklediyor: Medine’de malını satan bir yahudiye, hoşuna gitmeyen bir fiyat önerilince, “Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin olsuın ki, olmaz” dedi. Ensar’dan bir adam bunu duyunca, “Nebi aramızda iken sen nasıl “Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin olsun, dersin” diyerek Yahudiye bir tokat attı. Yahudi Hz.Peygambere giderek “Ey Ebu’l-Kasım! Benim zimmetim ve ahdim (korunma garantim ve anlaşmam) varken falancaya ne oluyor da bana tokat atıyor” dedi. Allah Rasulü adama, niçin vurduğunu sordu. O da olayı anlattı. Nebi (sav) kızgınlığı yüzünde belli olacak şekilde öfkelendi ve şöyle buyurdu: “Allah’ın Peygamberleri arasında üstünlük yarışı yapmayınız.” (Buhari, Enbiya 36.) *   Ancak Yahudiler tüm bu olumlu ve ılımlı yaklaşımlara rağmen antlaşmalara sadık kalmayarak müşriklerle işbirliği yapmışlar ve Müslümanları arkadan vurmaya çalışmışlardır. *   Örneğin, Kaynuka ve Nadir oğulları anlaşmayı ihlal edip kışkırtıcı ve saldırgan bir yol izledikleri için Medine’den sürülmüşlerdir. Kurayza oğulları ise Hendek savaşının en kritik anında anlaşmaya aykırı olarak düşmanla işbirliği yaptıkları ve Müslümanları çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya bıraktıkları için cezalandırılmışlardır.
Hz.Peygamber’in Hıristiyanlara Karşı Tavrı
*   Hz. Peygamber´in ehl-i kitaptan komşuları vardı. Onlara iyi davranır, hediyeler verir ve hediyelerini kabul ederdi. Habeşistan´dan gelen Hıristiyan elçileri mescidinde ağırlamış ve onlara bizzat hizmet etmiştir. *   Peygamberimiz, İslam davetini engellemeyen ve genel kurallara uyan herkesle iyi ilişkiler içinde olmuş ve hiçbir zaman diğer din mensuplarının dinlerine müdahale etmemiştir. Ehl-i Kitabı (Yahudi ve Hıristiyanları) toplumun birer ferdi olarak kabul etmiştir. Onların düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna ilişkin rivayetler bulunmaktadır. Bir Müslüman Ehl-i Kitap bir kadınla evlendikten sonra kadının kendi dinini serbestçe yaşayabileceği ve ona herhangi bir baskı yapılamayacağı ifade edilmiştir. *  Necran Hıristiyanları heyeti Medine´ye geldiğinde, ibadet vakitleri geldiği için, onlar da mescide girip doğu istikametine yöneldiler ve dinlerince ibadet etmeye hazırlandılar. Sahabiler onlara mani olmak istedi. Ancak Peygamberimiz rahat bırakılmalarını emretti. Onlar da ibadetlerini yaptılar (İbn Hişam, I, 574). Daha sonra Allah´ın Elçisi, onları dinleyip fikrî tartışmada bulundu. Bütün bunlar, edep içerisinde ve hoşgörü çerçevesinde yapılıyordu. 
Dört Halife Döneminde Gayri Müslimlere Karşı Hoşgörü
*Hz.Peygamber ve Râşid halifeler gayri-müslim vatandaşların haklarının ve imtiyazlarının koruyucusu olmuşlardır.(Ebu Davud, Harac, 31-33; Afzalurrahman, Sîret Ansikloıpedisi, III, 404.) Hz. Ömer zamanında fethedilen ülkelerin hiçbirinde, tek bir ibadet yerine bile, hiçbir zaman saygısızlık ve tecavüz edilmemiştir. *   İmam Ebu Yusuf kitabında şöyle yazıyor: "Bütün ibadet yerleri olduğu gibi bırakıldı. Ne onlar yerle bir edildi, ne de mağluplar eşya ve mallarından yoksun bırakıldı." (Ebu Yusuf, Kitab-ül Haraç; İslam’da Devlet Nizamı, Ebu-l A´la-El Mevdudi, Hilal Yayınları, 1967, s. 74)   *   Örneğin halkı Hıristiyan olan Suriye topraklarında şöyle bir olay cereyen etmiştir: Müslüman ordusunun komutanı Hz.Ömer’in komutanlarından Ebu Ubeyde b. Cerrah Fihl kasabasında karargah kurduğu sırada Suriye Hıristiyanlarından bir mektup alır. Bu mektupta aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Ey Müslümanlar! Bizanslılar bizim dindaşlarımız olmakla beraber, idareci olarak sizi onlara tercih ediyoruz. Zira siz bize verdiğiniz sözde durdunuz. Bize dindaşlarımızdan daha merhametli ve daha adaletli davrandınız. Onun için sizin idareniz onların (Bizanslıların) idaresinden elbette daha iyidir. Onlar bizim evlerimizi, mal ve mülklerimizi zor kullanarak bizden aldılar.” (Thomas Arnold, İntişar-ı İslam Tarihi, s. 58.). *  Hz. Ali: "Her kim ki bizim zımmimizdir, onun kanı bizimki kadar kutsaldır, malları bizim mallarımız kadar tecavüzden masundur" dedi. *  Başka bir kaynakta, Hz. Ali´nin şöyle dediği naklediliyor: "Zımmi durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki (yani Müslümanlarınki) gibi kutsaldır." (İslamda Devlet Nizamı, Ebu-l A´la-El Mevdudi, Hilal Yayınları, 1967, s. 76)
Osmanlılarda Hoşgörü ve Diyalog Örnekleri   *   600 yıl dünya siyasetine yön vermiş olan Osmanlı Devleti, bugün hemen her ülkenin yakından ilgisini çekmekte ve özellikle çokuluslu devletlerin bir tecrübe kaynağı olarak gördükleri ibret alıcı bir hüviyet taşımaktadır. *   Onun bu kadar ilgi çekmesi, sadece Avrupa, Asya ve Afrika´da sahip olduğu geniş stratejik topraklar değil, yönetiminde çok farklı milletleri ve dinleri bir araya getirmesidir. *   Zira Osmanlı Avrupa´sında ve Anadolu´da o günün Batılı devletlerini gerek etnik, gerekse dinî açıdan yakından ilgilendiren önemli bir nüfus bulunmaktaydı. Aslında Osmanlı Devleti´nin 624 yıllık bir ömre sahip olmasında Türk ve Müslüman olmayan bu nüfusun önemli bir yeri vardır. *   Gerçekten de Osmanlıların kendi dinlerinden olmayan pek de azımsanamayacak bu topluluklara uyguladıkları hukuk ve hoşgörülü yönetim, Rumeli topraklarında Osmanlıların beklendiğinden daha fazla yayılmalarına ve kalmalarına zemin hazırlamıştır. *   Nitekim İspanya´da baskı altında kalan Yahudilerin Osmanlı topraklarına getirilerek koruma altına alınması ve yerleştirilmesi, ülkedeki gayrimüslimlere hoşgörünün ve güçlü bir devlete tâbi olmanın avantajını göstermiş ve devlete bağlılıklarını artırmıştır. *  Osmanlıların dinî müsamahası o kadar geniştir ki, başka ülkelerden kendi memleketlerine gelen gayrimüslim din adamlarına bile her türlü kolaylığı göstermekten çekinmiyorlardı. *   Osmanlı Padişahları, Kudüs patriklerine ve Tûr-i Sînâ piskoposlarına verdikleri fermanlarla Hz. Ömer ve Salâhaddin Eyyûbî zamanlarında tâyin edilen durumu aynen kabul ettiklerini açıkça belirtmişlerdir. * Osmanlı Devleti, tebaasını, Müslüman olmaları hususunda zorlamadı. Eğer zorlamış olsaydı, Balkan´ları bütünüyle İslâmlaştırmak mümkündü. Tam aksine, Hıristiyan tebaa’yı sadece dinde değil, dil vb. diğer kültür unsurlarında da serbest bırakmış ve onlar, yüzyıllar süren Osmanlı hâkimiyetine rağmen bu sayede birer millet olarak devam etmişlerdir. *      Fâtih Sultan Mehmed, 29 Mayıs 1453´de İstanbul’a girip, Ayasofya´ya kadar geldi. Âyin yapmakta olan halk, korkudan dehşete kapılarak birbirlerine sarıldılar. *      Onlar, her şeylerini yitirecek ve yok edileceklerini sanıyorlardı. Fâtih, rahip’e, “evlerine dönmelerini; herkesin can, mal ve namusunun emniyet altına alındığını; iş ve sanatlarına devam etmelerini” söylemesini emretti. Şehrin düzenini temin etti ve halkın, Türklerle beraber kendi âdet, anane ve dinlerine göre serbestçe yaşayabileceklerini ilân etti. *      Osmanlı Devletinin din hürriyeti konusunda gösterdiği önemli bir müsamaha misali: Sırp kralı Brankoviç´in Macar İmparatoru’na yazdığı “Osmanlı bizi güneyden, siz de kuzeyden sıkıştırıyorsunuz. Biz Hıristiyan olan sizlere itaat etmek istiyoruz. Acaba Ortodoks kiliseler konusunda nasıl bir muamelede bulunacaksınız?” sorusuna verilen cevap çok enteresandır: “Bütün Ortodoks Kiliseleri yıkılacak, yerine yeni kiliseler inşa edilecektir.” Bunun üzerine aynı heyet Fatih Sultan Mehmed´e gönderilmiştir. Fatih´in cevabı şudur: “Herkes kendi Hâlikına, kendi mabedinde ibadet etmeye devam edecektir.” Eğer bugün Kumkapı´da, özellikle Cumartesi ve Pazar günleri çan sesleri duyulurken, ikindi namazında Allahuekber sesleri yükseliyorsa, eğer Mihrimah Sultan Camii’nin hemen yanında kilise inşasına müsaade edilmişse, bu ruhun önemli bir tezahürüdür. *   Daha da enteresanını, yine Halil İnalcık’ın neşrettiği Arnavutluk Defteri gösteriyor. Osmanlı Devleti yeni fethettiği Rumeli´de Hıristiyan veya Yahudi vasıflı insanları en yüksek makamlara getirmekte hiçbir beis görmüyor. Gayrimüslimlere, Osmanlı Devleti´nde sadrazamlık, valilik, sancakbeylik, belli yerlerde kadılık ve devlet başkanlığı dışında bütün görevler verilmiştir. Örneğin, Stockholm diplomatı bir ermenidir. Böyle önemli bir görevin bir Ermeniye verilmesi basit yaklaşımlarla izah edilemeyecek kadar derin bir anlamı vardır.(Daha geniş değerlendirmeler için bkz: Davud Aydüz, Asr-ı Saadetten Günümze Diyalog,
WWW.davudaydüz.com.) *  Tarihimizde ve kültürümüzde yaşanan ve hala yaşattığımız kültürü Avrupa daha yeni yaşamak durumundadır. Çünkü Avrupa!nın tarihi geleneğinde şu vardır: Kral hangi dinden ise halk o dine inanmak zorundadır. Bunu da Fransız yazar Jean-Paul Roux söyler. Yani Kral Protestan ise halk da Protestan olma zorundadır. Avrupada 30-40 yıl hatta daha uzun bir süre din uğrunda zulümler yaşandı. 16. v e17. Yüzyılda Almanya’da din savaşları yaşanmıştır. Bu savaş Protestan ve Katolik savaşıydı. Lutercilerle Lutere karşı gelenlerin savaşıydı. Bizim tarihimizde din savaşı diye bir savaş yoktur. * Görüldüğü gibi Osmanlı İmparatorluğu tarihte mükemmel bir “birlikte yaşama sistemi” kurmuştur. Osmanlı dönemi; yönetimi altında yaşamış her inançtan, her fikirden insan için bir mutluluk devridir. Altı yüzyılı aşkın bir süre Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde yaşamış olan her kültürden, dinden ve ırktan insan barış ve huzur içinde yaşamış, hiç kimse inancından ya da kimliğinden dolayı haksızlığa uğratılmamıştır. Çünkü Osmanlı için sadece Müslüman ve Türk olan halkın rahatı ve mutluluğu değil, kendisine tabi olan her dilden ve her dinden insanın rahatı ve mutluluğu aynı şekilde önemli olmuştur. İslam ahlakının bir gereği olarak Osmanlı padişahları, kendilerinden yardım isteyenlere, hangi fikirden ya da inançtan olduklarına bakmadan, iyi amaçlar için yardım etmiş  ve bunun Allah´a karşı olan sorumluluklarından biri olduğunun bilincinde davranmışlardır. *   Avrupalı tarihçi Richard Peters İslam ahlakını büyük bir ihlasla yaşayan Osmanlıların yüzyıllar boyunca ele geçirdikleri tüm ülkelerde nasıl bir adalet örneği temsil ettiklerini de şu sözleriyle dile getirmiştir: *   "Osmanlılar asırlar boyunca birçok millete hakim oldular, fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler ve din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler." Arnold, T. W, İntişar-ı İslam Tarihi (The Preaching of Islam), Çev. Halil Hamit, Ankara, 1971, s. 68-69 *   Müslümanların gayr-i müslimlere hoşgörülü davranışları konusunda batılı bir düşünür Chatfeld şunları söylemiştir: “Araplar, Türkler ve başka müslümanlar, Hristiyanlara karşı batılı milletlerin, yani Hıristiyanların uyguladıkları muamele ve gaddarlığın aynını yapmış olsalardı, bugün Doğu´da tek bir Hıristiyan kalmazdı.” *  Bu konuda Rahip Michod´un şu sözü de ilginçtir:“İnsanlar arasında büyük merhamet kanunu demek olan dinî müsamahayı Hıristiyanlar´a ne yazık ki, Müslümanlar öğretmiştir.” * İçinde yaşadığımız yüzyılda insanlık tecrübesinin hoşgörü, diyalog, kültürel farklılıklara saygı ve birlikte yaşama kültürü için demokrasi çok önemlidir. Barışın evrenselliği ve kalıcılığı açısından demokrasi önemli imkânlar sunmaktadır. Türkiye’de gelişen dindarlık anlayışı ve hoşgörü kültürü bunun önemli bir göstergesidir. Bunda Osmanlıdan gelen tarihî tecrübenin de önemli katkıları vardır. Nitekim Anadolu ve Balkanlarda yüzyıllarca farklı din ve kültürler barış ve hoşgörü içinde bir arada yaşayabilmişlerdir. 

HANGİ DERS NASIL ÇALIŞILIR?

HANGİ DERS NASIL ÇALIŞILIR?

 

Derslerin niteliklerine göre bazı dersleri çalışma yöntemleri geliştirilmiştir. Aşağıda bazı derslerle ilgili önerileri bulacaksınız.

Kolay gelsin  J

TÜRKÇE

Türkçe dersi okuduğunu anlama ve anladığını yorumlama ilkesine dayanır. Bu temel düzeyin ardından

Düşüncelerin sözlü ya da yazılı olarak ifade edilmesi gelir.

  • Sözcüklerin anlamını,Türkçe söz dizimini,cümlenin öğelerini iyi öğrenmek için sınıf içi çalışmalara aktif olarak katılın, evde örnekleri tekrar edin.
  • Dilbilgisi soruları bilgi gerektirir.Bu bilgiyi edinmek için sınıfta yapılan örnek çalışmalara katılın,evde tekrar edin.Çok sayıda soru çözün.
  • Ezberlenmesi gereken ekleri, benzetme,tekerleme, şarkıya dönüştürme gibi eğlenceli yöntemlerle ezberleyin.
  • Boş zamanlarınızda deyimler ve atasözleri kitaplarınıza,sözlüklerinize göz atın. Bunu eğlenceli hale getirmek için ev içi yarışmalar düzenleyebilirsiniz.
    • Bol bol hikaye,roman, ilgi alanınıza uygun araştırma yazıları okuyun.
    • Tüm derslerde başarılı olmanın temelinin Türkçe bilgimizin kuvvetli oluşuna bağlı olduğunu unutmayın.

MATEMATİK

 

Matematik konusunda başarının temeli kendine güvendir.Bu da öğrencinin sabırlı, düzenli ve planlı olmasını gerektirir.Bilgi eksiklikleri tamamlanmalıdır.

  • Sınıfta konu anlatılırken aktif olarak dinleyin.Neyi anlamadığınızın farkında olun ve hemen öğretmene sorun.Yapılan örnekleri düzgün ve eksizsiz olarak defterinize geçirin.
    • Matematik dikkat dağınıklığını affetmez.Dikkatli dinleme konusunda kararlı olun. Dikkatinizi uyanık tutmak için soruyu dinlerken ve çözerken içinizden konuşarak tekrarlayabilirsiniz.
    • · Soruyu çözerken verilenleri ve istenenleri tam olarak anlamadan çözüme geçmeyin.
    • · Soru herhangi bir görsellik içermese dahi çizerek, gruplandırarak görsel hale getirin.
    • Evde defterdeki örnekleri tekrar çözün.atakıldığınız noklarda da defterdeki ve kitaptaki konu anlatımlarına bakın.
    • Düzenli olarak yazılı tekrar yapın(Unutmayın matematik gözle değil kağıt-kalemle çalışılır).
    • Çeşitli kaynaklardan bol soru çözün.
    • Derse bir önceki konuyu tekrar etmiş olarak gelin.
      • Önemli yerleri farklı renkte kalemlerle çizin,belirginleştirin.
      • Temel kavram,formül ve tanımları yazarak çalışın.

Sosyal bilgiler

 

  • Çalışmaya başlamadan önce kitabınızın konularına şöyle bir göz atın.Bu şekilde ne öğreneceğinizin farkında olursunuz.Günlük hayata bilgilerinizi yerleştirmek için gazetelerde ya da belgesellerde karşınıza çıkan benzer konularla bağlantı kurmaya çalışın.
  • Çalışırken okuyup anlamanın yanında özet çıkarma yönteminden yararlanın. Özet uzun bir metnin tamamını çalışmaktan çok daha kolaydır.
  • Konuya sadece bir defa bakmak istisnalar dışında size zaman kaybettirmekten başka bir işe yaramaz. Okuduğunuz metinde önemli olay,tanım ve kişilerin,neden-sonuç ilişkilerinin  altını çizin.Anlatırken ya da özet çıkarırken altı çizili yerler işinizi kolaylaştırır.
  • Uzun ve ayrıntılı konuları şematize edin.
  • Konuyu okurken öğretmenin sorabileceğini tahmin ettiğiniz sorulara yanıt arayın.
  • Konunun temelini anlamadan ayrıntılara girmeyin.

FEN VE TEKNOLOJİ

 

  • Temel kavramları iyi öğrenin.Eksiklikleriniz için önceki yılın kitabından,yardımcı ders kitaplarından yararlanabilirsiniz.
  • Soru köklerini dikkatli okuyun.Şekillerin metnin tamamlayıcısı olduğunu unutmayın.
  • Önemli noktaları renkli hale getirin.
  • Çevrenizi,doğa olaylarını çözümleyin. Fiziği yaşamın içinde görmeye çalışın.
  • Ders işlendiği gün evde konuyu tekrarlayın
  • Zorlandığınız konularda öğretmeninizden,arkadaşlarınızdan ya da farklı kaynaklardan yararlanarak çalışın.
  • Formülleri aklınıza yerleştirirken mantığını anlamaya çalışın.

 

YABANCI DİL

 

Derste yapılan çalışmalara dikkatli ve aktif olarak katılın.

  • Yanlış söyleme korkusunu bir kenara bırakın.Düşüncelerinizi,soruların yanıtlarını söylemek için istekli olun.
    • Dilbilgisi ile ilgili temel kuralları öğrenin.
    • Yazılı ve sözlü olarak bol bol metin incelemesi,konu tekrarı ve soru çözümü yapın.
    • Bilmediğiniz sözcükler için mutlaka sözlüğe bakın.
    • Yabancı dilde düzeyinize uygun yazılmış hikaye kitapları okuyun.Okuduklarınızı kendi ifadelerinizle anlatın.

 

GENEL ÖNERİLER

 

  • Derslerde tüm dikkatinizi konuyu öğrenmek için harcayın.
  • Defterinizdeki bilgiler düzgün ve eksizsiz olsun.
  • Okulda öğrendiğiniz bilgilerin kalıcı hafızanıza yerleştirmek için mutlaka belirli aralıklarla tekrarlayın.
  • Bir konuyu çalışırken, konuyla bağlantılı şekil,resim ya da şema gibi görselleri mutlaka inceleyin. Bilgiyi hafınıza yerleştirmeyi kolaylaştırırsınız.
  • Bir konuyu çalışırken öğretmenin yerine koyarak sorular sorun ve o sorulara yanıt vermeye çalışın.
  • Mümkün olduğu kadar yazarak çalışın.Gözle bakarak ya da sadece sözel olarak tekrarlayarak çalışmaktan çok daha kalıcı bir öğrenme sağlarsınız.